Didem Madak Bende Ne Bıraktı? | Bir Bilinç Akışı

Bugün de başlığa “bilinç akışı” yazmış olmanın verdiği yetkiyle, konudan konuya atlayıp aklıma gelenleri karalama özgürlüğünü buldum kendimde. Ülkede bu kadar ekonomik ve bambaşka sıkıntı varken kimse açıp bir şiir okumuyor. Sanırım şiir biraz, gereksiz bulunuyor. Hayatı betimlemek, imgelemek; bir duygunun etrafında oyalanmak fazla duygusal geliyor. Sürekli güçlü olma, öyle görünme ve hızlı olma gafletinde olan bir dünyaya şiir yavaş ve anlamsız geliyor.

Oysa ben şiiri küçüklüğümden beri çok sevdim. Kendi çapımda da birçok şiir yazdım, denedim. Belki de hâlâ bir şeyleri şiirle anlatmaya çalışmamın sebebi bu eski alışkanlık.

Didem Madak’ı da ilk 16 yaşımda, üç kitabını birden alarak okudum. Sonra o kitapları İskenderun’da bir sahafçıya sattım. Parasıyla ne yaptığımı hatırlamıyorum. Birkaç gün önce yine oturdum, güzel bir manzaraya karşı, tabletimden kitapları baştan sona tekrar okudum. Şuan uzanarak yazdığım bu yazı da, o şiirlerin bende ne bıraktığına dair. Ya da daha doğrusu, Didem Madak’ı ikinci kez okuduğumda kendimde ne bulduğuma dair.

Bazı şairleri anlamak için hayatlarını bilmek gerekir. Didem Madak’ta ise bunun tersi oluyor; şiirlerini okudukça hayatını öğreniyorsunuz. Kaybettiği annesi Füsun’dan ismiyle bahsediyor, sonra kendisi anne oluyor ve kızının ismini Füsun koyduğundan bahsediyor. İzmir’de bodrum katında yaşadığından, mahallesindeki Ayla abladan bahsediyor. “Keşke biraz illegal olsan Ayla abla.” diyerek isyanının ilk ışıklarını bize gösteriyor. “Secde eden alnımı, şarap içen dudağımla öpmek istedim.” gibi bir dizesi var örneğin. Şiire karşı önyargısı olan herkese göstermek istediğim bir dize…Didem Madak çıkıp insanın biraz da dağınık, biraz saçma, biraz kırık ve hâlâ çocuk olabileceğini hatırlatıyor.

Okurken, onun acılarından ziyade kendi acımı düşündüm. Benimki gayrimeşru bir acı sanki; onun annesinden de, benim annemden de farklı. Didem Madak tüm acılarına bir tanım buluyor. Unuttuğumuz acılara bile. Ben acılarımın ağırlığına yeterince inanmadığım için bir tanım bulamıyorum. Bakıldığında tanık bile bulamıyorum, ama konumuz o değil tabii.

Ben 23 yıllık hayatımda çektiğim acıları büyütmezsem, küçülttükçe pişmanlığım azalır diye bekledim. Didem Madaksa şiirlerinde varlığını unuttuğumuz acıları bile yazdı. Bakmayın böyle hüzünlü bir kadın olarak yazdığıma, Z kuşağıyla çok iyi anlaşırdı bence. En çok da hayata kafa tutmasını severdik. Haylaz ve munzur şiirlerimi okusa beni tebrik ederdi. Ben ona, Zeyna’nın kedisinin adı olduğunu en başta anlamadığımı söylerdim. O “Senin kedinin ismi neydi?” derdi. Ben Can deyince gülümserdi. Hatta belki ona bir şiir bile ithaf edebilirdi; içinden gelirse yapardı. Ben de her şeyi içimden geldiği gibi yapmak isterdim. Onunla sohbet etseydik en çok annelerimizden bahsederdik ama ben kedilerin gözlerinin içine bakamadığımı da onunla paylaşmak isterdim. O bununla ilgili uzun uzun düşünürdü. En sonunda bir şiirinde kedilerin gözlerinin içine bakamamak ve hayatın köşesinde kalmakla ilgili bir dize yazardı. Hak etmemekten bahsederken, Tanrı anlamına gelen Hak’tan da bahsederdi.

Didem madak şiirin süsünü hiç eksiltmedi. Ölümü binbir farklı şekilde anlatmıştır. Ben ölümden konuşulunca gözlerim ağırlaşır. . Kızarıklığı soranlara “Astigmat” derim, “Hep bu ışıklar…”

Ne ironiktir ki gözlüğümü aldığım amca, Didem Madak, annesi ve teyzem aynı yerde. O ve ben, ölümle nasıl yaşayacağımızı bir türlü öğrenemedik. Burada olsaydı ona sormak isterdim: Nasıl yaptın?

Şiirden başka.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir