Ruh Diye Bir Şey Yoksa Bile Neden Hissediyoruz?

“Ruh diye bir şey var mı?”

Bu soruyu bana başkası değil, içimdeki bir ses sordu.

Ben de ona tek bir soruyla karşılık verdim:

“Sen kimsin?”

Belki de insanı asıl şaşırtan şey sorunun kendisi değil; soruyu soranla cevabı arayanın aynı kişi olmayabileceği ihtimali.

Bilim, iç sesimizi ruhun kanıtı olarak değil, zihnin bir ürünü olarak görüyor. Ancak eğer gerçekten öyleyse, neden kendimizi hiçbir zaman yalnızca et ve kemikten oluşan bir organizma gibi hissetmiyoruz? Neden hepimizin içinde açıklaması zor bir benlik hissi var?


Her ne kadar içimdeki sesler çoğu zaman birbiriyle anlaşamasa da, bu girişin bir blog yazısı için yeterince havalı olduğu konusunda bugün hepsi hemfikir. O yüzden sizi de bu sorunun içine davet ediyorum.

Üç Farklı Ses: Platon, Nietzsche, Jung

Bilim, ruhu ölçülebilir bir gerçeklik olarak kabul etmediği için bu iç sesleri bilinç kavramıyla açıklıyor. Felsefe ise aynı olguya bambaşka bir yerden bakıyor.

Platon’a göre içimizde duyduğumuz o ses, bedenden çok daha eski bir şeyin yankısı.
Ona göre ruhumuz, doğmadan önce İdealar Dünyası’nda bulunuyordu; doğruyu, güzeli ve iyiyi zaten biliyordu. Dünyaya gelince bedene hapsoldu ve her şeyi unuttu. Bu yüzden Platon bazı şeylerin bize “tanıdık” gelme sebebini tesadüf saymaz. Ona göre bunlar, ruhun unuttuğu şeyleri yeniden tanıma anlarıdır. Yani öğrenmek aslında yeni bir şey keşfetmek değil, zaten bildiğimizi hatırlamaktır. Platon’a göre hayatın amacı da tam olarak budur: Düşünce ve akıl yoluyla ruhun unuttuklarını yeniden hatırlaması.

Nietzsche ise meseleye bambaşka bir yerden bakar. Ona göre bu “iç benlik” fikri, büyük ölçüde dilin ve gramerin bize oynadığı bir oyundur. Putların Alacakaranlığı kitabında bahsettiği haliyle dil, yapısı gereği her eylemin başına bir özne yerleştirir. Yani “düşünüyorum” dediğimiz anda, sanki düşünmenin arkasında sabit bir “düşünen ben” varmış gibi konuşuruz.

Oysa Nietzsche için içeride sabit bir merkez yoktur. Hisseden, tepki veren ve sürekli dönüşen bir beden vardır. Düşünceler ve duygular gelip geçer, benlik dediğimiz şey ise bu akışın içinde sürekli yeniden kurulur. Bu yüzden Nietzsche, içimizdeki “ruh” ya da “öz” fikrine temkinli yaklaşır. Ona göre bu tür sabitlikler, insanı yaşamın akışından uzaklaştıran zihinsel bir kurguya dönüşebilir.

Bu ruh meselesinde Carl Gustav Jung’dan bahsetmeden edemem. Kitaplarını büyük bir merakla okuyorum ama onu anlatmak kolay değil. 🙃 Yazdıkça eksik kalacağını bilerek yine de kısaca değinmek istiyorum.

Jung’a göre insanın içindeki sesler yalnızca bilinç ve bilinçaltı düzeyinde açıklanamaz. İnsan, aynı zamanda insanlığın çok uzun zamandır taşıdığı ortak bir hafızanın da izlerini içinde barındırır. Jung bu yapıyı, “bilinç”, “kişisel bilinçdışı” ve “kolektif bilinçdışı” gibi katmanlarla bir ağ gibi anlatmaya çalışır.

Yani içimizdeki ses sadece bize ait değildir. Kısmen annemizin, büyükannemizin, atalarımızın; kısmen de hiç tanımadığımız ama aynı türe ait olduğumuz binlerce insanın birikimidir. Bu noktadan bakınca yazının ana sorusunun cevabı sandığımızdan çok daha geniş bir alana yayılıyor.

Peki ya bu genişlik sadece zamansal değil, coğrafi de olsaydı?

İçimizdeki Ses Bize mi Ait, Coğrafyamıza mı?

Özellikle Türkiye’de büyürken çocukluğumuzdan itibaren şöyle ifadeler duyarız:

“İçime doğdu.”

“Gönlüm elvermedi.”

“Ruhum daraldı.”

“Kalbimin sesini dinledim.”

Bu ifadelerin hepsi içsel bir deneyimi tarif ediyor ama hepsi farklı bir organ ya da kavrama yükleniyor: İç, gönül, ruh, kalp.

Bunun bir kültür meselesi olabileceğini düşününce biraz araştırdım. Fark ettim ki Batı’ya geçince tablo değişiyor. İngilizce’de aynı his için “Trust Your Gut” deniyor: Bağırsağını dinle.

Japonya’da ise bu his göbek altında, karın bölgesinde hissediliyor. Samuray kültüründe cesaretin ve kararlılığın merkezi olan bu bölgeye “Hara” deniyor.

Aynı içsel his; üç farklı coğrafyada, üç farklı organla anlatılıyor.

Belki de kültür, iç dünyamızı ifade etmemiz için bize hazır şablonlar sunuyor ve biz de bu şablonlar üzerinden kendi iç sesimizi tercüme ediyoruz.

Adı Ne Olursa Olsun

Ruh, zihin, bilinç… Adı ne olursa olsun, bu deneyimi hissediyoruz. Bilimsel karşılığı olup olmadığından bağımsız, “içsel deneyim” dediğimiz şey oldukça gerçek. Ona “ruh” demek ise sadece bir yorum. Belki de bu hisse çözülmesi gereken bir bilmece gibi değil de üzerine düşünülmesi gereken bir deneyim gibi bakmalıyız.

Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Sizce bir insana “Ruhu güzel.” dediğimizde aslında neyi kastediyoruz? Zihnini mi, özünü mü, yoksa kelimelere sığmayan başka bir şeyi mi? Yorumlarda fikrinizi okumayı çok isterim.


Kıymetli vaktinizi bu yazımı okumaya ayırdığınız için teşekkür ederim.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere, sevgiler. 💕

2 comments

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir